DHB ARŞİV SİTESİ
Ana Menü
Anket
Devrimci Halkın Birliği'nden

Bulunduğunuz site Devrimci Halkın Birliği'nin arşiv sitesidir. Güncel siteye dönmek için buraya tıklayınız.


YASASIN 1 MAYIS ! TAKSİMİ KAZANMAK İÇİN İLERİ !

 
1886 yılında Amerikan işçi sınıfının, Amerikan burjuvazisine karşı 8 saatlik işgünü talebi ile büyük mücadelelere girişmesi ve bu hakkın kazanılması, Amerikan işçi sınıfı ve tüm dünya proleterleri tarafından sevinçle karşılandı; Amerikan işçi sınıfının başlattığı bu mücadele, dünya proletarya hareketinde yeni bir aşamayı simgeliyordu.

1889’da, dünya komünistlerinin uluslar arası birliği olan, II. Enternasyonalin Paris Kongresi tarafından bu mücadele günü, dünya işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günü olarak, dünya işçi sınıfının bayramı olarak ilan edildi. O günden bu yana, dünya proletaryası, bugünü, dünyanın tüm emekçileriyle birlikte, burjuvaziye, emperyalizme ve her türden gericiliğe karşı bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm için kutladı. 1 Mayıs günü, dünya proletaryasının ve ezilen halklarının enternasyonalist birlik ve dayanışmasının yükseldiği, mücadelesinin daha da alevlendiği bir günü simgelerken, burjuvazi ve her türden gericilik için korku kaynağının ve emperyalist kapitalist- dünyanın temellerinden sarsılmasının simgesi oldu, oluyor.

Dünya proletaryasının Türkiye kolu olan ülkemiz proletaryası tarafından l Mayıs’ın işçi bayramı olarak ilk kez kutlanması 1910’lara rastlar. Ne var ki, işbirlikçi büyük burjuva ve feodal devletin azgın gerici baskısı altında Türkiye proletaryası bu geleneği, dünyadaki sınıf kardeşleriyle dayanışma içinde; sürekli hale getiremedi. Türkiye proletaryasının bu tarihi hakkı sürekli azgın anti-demokratik baskılarla, faşizm ve gericiliğin zorba saldırılarıyla engellendi, engellenmeye çalışıldı.
1923 1. İktisat Kongresi’nde, işçi sınıfının zorlaması ile l Mayıs işçi bayramı olarak kabul edilmesine rağmen, Kemalist gericilik, proletaryanın I Mayıs eylemlerine saldırdı. 1925’te çıkarılan “Takrir-i Sükun Kanunu ile resmen yasaklandı ve “ Bahar Bayram”ı edildi.

 İşçi sınıfı, tarihi hakkı olan l Mayısı egemen sınıfların yasaklamalarına boyun eğmedi şu ya da bu biçimde yaşatmaya çalıştı ve ilk kez kitlesel olarak 1976 altıdan itibaren l Mayıs’ı kutlamaya başladı. 1.  Mayısların kitlesel olarak kutlanması sonraki süreçte güçlü şekilde sürdürüldü; ’76-80’ arası bir gelenek haline getirildi.
‘70’li yılların ikinci yarısından itibaren işçi sınıfının ve emekçi halkın yükselen mücadelesi karşısında egemen sınıflar boş durmadı fırsatta gelişen hareketi ezmeye, devrimci i devrimci demokratik ve Kürt ulusalcı dağıtmaya çalışıyorlardı. Ve ilerleyen: de bulunmuşu: 12 Eylül askeri darbesi! Birlikte, 12 Eylül faşizmi, işçi sınıfına,  halka, Kürt ulusuna, komünistlere, devrimci ve demokratlara azgınca saldırdı. İşçi sınıfı ve emekçilerin kanı canı pahasına kazandığı ekonomik ve demokratik kazanımları, yüz binlerce işçi, köylü, öğrenci, memur, devrimci ve komünist işkencelerden geçirildi, sonra zindanlara dolduruldu, ağır cezalar verilmeye çalışıldı. 12 Eylül faşizminin generaller, halka, devrime ve komünist Mayıs’a o denli düşmandılar ki, l Mayısı tatil günü olmaktan bile çıkardılar.
12 Eylül faşizmi ve sonrası ilk ülkemizde l Mayıs’lar durgun geçti; Cunta yılları, karşı-devrimin kara bulutlarını kapladığı yıllar oldu. Ama işçi sınıfı, 12 eylül faşist darbesinde, aldığı yenilginin, örgütsüzlüğün nedenlerini düşündü, burjuvaziye ve her türden gericiliğe karşı en başta da faşizme karşı kinini biledi, gelecek-mücadelelere hazırlandı. Bunun olması da kaçınılmazdır. 88’den sonrası 1 Mayıs’lar yeniden kitlesel eylemlerle kutlanmaya, yaşatılmaya başlandı.

 Ama hala Türkiye de 1 Mayıs özgür değil ve 1 Mayıs Taksim Alanı 1 Mayıs kutlamalarına kapalı. İşçi ve emekçi yığınlar 1 Mayıs’ın özgür olması ve 1 Mayıs Taksim alanının kutlamalara açılması için  sesini yükseltmeli ve  1 Mayıs’ın devrimci özünün boşaltılmasına geçit vermemelidir.
 Ağır kriz ve krizin yarattığı işçi kıyımı terörü ve yoksulluk, bugün işçi sınıfının ve emekçilerin saflarında mücadele eğilimini güçlendirdi. Ekonomik görüntülü olsa da her geçen gün artan ve ağırlaşan yaşam koşulları, geniş işçi ve emekçi kitlelerin sefaletini derinleştirdiği gerçekliği,  geniş yığınların rejime karşı mücadeleye atılmaları bakımından daha da elverişli bir ortam yaratıyor. Lokal düzeyde de kalsa fabrika işgalleri, direniş ve protesto eylemleri. İşçi sınıfı ve emekçi yığınların tepkisinin derinliğini ve dipten gelen güçlü bir uğultunun haberini veriyor. Canlanan ve başını yukarıya kaldırmaya çalışan işçi hareketi, sendika sendika ağa ve bürokratlarının barikatına çarpıyor.
 
 Ne ki sendika ağalarının ihanetleri her geçen gün daha bir netçe görülüyor ve işçi hareketi yeni çıkış arıyor. Özellikle belli eylem biçimleri, işçilerin saflarında genelleşiyor. Buna, öğrenci gençliğin mücadelesi, ilerici aydınların, kırın ve kentin emekçilerinin, kadınların hala bir birine bağlanmamış eylemleri, eşlik ediyor.  Kürt ulusunun özgürlük direnişini gelişiyor, ulusal özlemleri güçleniyor. Kısacası, yeni bir devrimci yükselişin ayak sesleri her gün biraz daha yaklaşıyor.
Bununla birlikte, karşı –devrimin iç çelişki ve çatışması daha fazla keskinleşiyor. MGK faşist diktatörlüğü toplumsal sorunlar karşısında daha fazla zorlanıyor. Halktan kopuk ve halkın sorunlarından uzak anayasa tartışmaları gölgesinde AKP hükümeti ile iktidar ipini elinde tutan generaller arasında kağıtların yeniden karılmasını koşulluyor. Egemen sınıflar karşı-devrimci yoğun ve yaygın olarak sürdürme yoluyla olası bir devrimci yükselişi önlemeye; korku imparatorluğunu yükseltmeye çalışıyorlar.

 Bu koşullarda l Mayıs’ın kitlesel olarak kutlanması. 1 Mayıs kutlama alanın Taksim de   devrimci geleneğinin yaşatılması daha da önemi kazanıyor. 2007 ve 2008 de işçiler, emekçiler, faşizmin l Mayıs yasaklarına ve saldırılarına rağmen, l Mayıs Taksim Alanı’nda kutlamak için militan kitlesel gösterilerle Taksimi kuşatmışlardı. On binlerce işçi ve emekçinin eylemliliğinin bu dönemde, l Mayıs, faşizm ve sermayenin, yasaklarının daha da güçlü olarak parçalandığı ve Taksimde 1 Mayıs’ın kutlandığı bir gün olmalıdır.

 Dahası , 2010  l Mayıs’ında, Dünya proletaryası, “Kahrolsun Kapitalizm”,” Kahrolsun Faşizm”, “Yaşasın Sosyalizm, “Yaşasın Devrim ve Özgürlük” şiarlarıyla dünyanın dört bir sinde  bu  mücadele  gününü  kutlayıp, ilanına karşı kinini haykırırken, ülkemiz proletaryası bu 1 Mayıs’ta da, alanlara inerek, dünya kardeşlerine güçlü ellerini uzatmalı, onlarla dayanışmasının yükseltmelidir.
 
  İşçiler, işten atmalar, hak yoksunluğu ve faşist saldırıları sürüyor. Kapitalist sömürü her geçen gün daha da yoğunlaşıyor. Asıl hedefimiz olan sosyalizm uğruna mücadele ederken, en özgür bir şekilde sınıf mücadelesine katılmanızın önündeki temel engel olan faşist diktatörlüğe karşı da mücadele etmelisiniz. Bu uğurdaki mücadelede temel şiarı; “ Kahrolsun Faşist Diktatörlük, Yaşasın Özgürlük! “ olmalıdır. İşçiler, sadece kendinizi kurtarmakla yükümlü bir sınıf değil; tarih, işçilere diğer ezilen ve sömürülen sınıfların kurtuluş mücadelesine de önderlik görevi yüklemiştir. Haliyle işçiler diğer ezilen ve sömürülen sınıfların kurtuluşunu sağlamadan kendi kurtuluşunu sağlayamaz. Toplumun en dinamik, en devrimci ve en tutarlı sınıfı olarak işçiler bu mücadelelerin en başındadır.  Gelecek aydınlıktır, mutluluktur. Ve bu işçilerin nasırlı ellerinde, güçlü bileklerin üzerinde yükselecektir. Bu 1 Mayıs’ı bu bilinç ve kararlılıkla kutlayarak, faşizm ve sermayenin yasaklar zincirini parçalamalısınız. Sürmekte olan sınıf eylemliliğinizi bu l Mayıs’ta daha da yükseltmelisiniz.

 Gençler, kurtuluşunuz işçi sınıfının yanındadır. Faşizm ve sermaye sizleri de tamamen köleleştirmeye devam ediyor. Sizler de en doğal haklarınızdan yoksunsunuz. Bu l Mayıs’ta, sizler de, işçiler ve diğer emekçilerle omuz omuza mücadele ederek, mücadelenizi daha da ilerletmelisiniz.

 Emekçi köylüler, kent emekçileri, faşizm ve sermaye size de düşman. Faşist diktatörlük sizlerin de tepesine bir balyoz gibi iniyor. Yoksulluğunuz her geçen gün daha da derinleşiyor. Bu l Mayıs’ta seslerinizi yükseltmeli, işçiler ve öğrencilerle omuz omuza olmalısınız.

 Kürt ulusu, en doğal ulusal ve demokratik haklarından yoksun tutulmaya devam ediliyorsun. Faşist diktatörlük seni inkar ve imha politikalarıyla eziyor. Ulusal direnişini devrimci bir rotada sürdürerek, en doğal haklarını elde etmek için mücadele etmeli, bu l Mayıs’ta “Kürdara Azadi “ istemini daha da yükseltmelisin!
 İşçiler, emekçiler, gençler, kadınlar devrimler, yoldaşlar öyleyse haydi l Mayıs’ta kitleler halinde omuz omuza, kol kola l Mayıs kutlama alanının yükseltildiği alanlara !
 
Öyleyse haydi  iş yavaşlatma, iş bırakma, belli bölgelerde hep birlikte l Mayıs Bayramı’nı kitlesel olarak kutlamaya !
İstanbul’da 1 Mayıs’ı Taksim alanın da kutlamaya. 
Baharda uyanan cıvıl cıvıl kaynayan doğanın atılımına, işçi ve emekçi yığınların devrimci atılımı  eşlik etsin!

BİJİ YEK GULAN! YAŞASIN 1 MAYIS!
TAKSİM KAZANMAK İÇİN İLERİ !

DEVRİMCİ HALKIN BİRLİĞİ
Nisan 2010


YENİ SAYI. NİSAN. 05. 2010
Kapak, Baş Sayfa
FAŞİST 12 EYLÜL ANAYASASINA MAKSAJ DEĞİL HALK İÇİN ANAYASA

AKP hükümeti, ABD ve AB emperyalistlerinin önlerine koymuş oldukları TC devletini hem uluslararası sermayenin istemleri doğrultusunda yenide dizayn etmek ve hem de egemen sınıf kliklerinin devlet yönetiminde söz sahibi olmasını sağlamak bakımından 12 eylül faşist anayasasının özü olan ilk dört maddeye dokunmayarak, göstermelik bazı düzenlemelerle maksaj yapmaya ve böylece ne kadar demokrat olduğunu yığınlara kabul ettirmeye ve bu yığınları yedeklemeye çalışıyor. “Türkiye mevcut anayasa ile çağdaş uygarlık seviyesine ulaşamıyor.” diyen Başbakan Erdoğan, ne yazık ki daha işin başında 12 eylül anayasasının temel direklerine dokunmayarak, nasıl bir anayasa zihniyetine sahip olduğunu ortaya koyuyor.
Şimdi soralım, peki Türkiye, 1 Mayıs’ı kutlamak isteyen emekçiler üzerinde terör estiren bir hükümet ile bir başbakan ile çağdaş uygarlık seviyesine ulaşabilir mi?
Seçilmiş Kürt belediye başkanlarının kelepçelenerek cezaevlerine doldurulduğu, DTP’nin kapatılıp milletvekillerinin yasaklandığı, dönemin başbakanı Erdoğan ve AKP hükümeti ile  ile Türkiye çağdaş uygarlık hedefine ulaşabilir mi?
Türkiye, kendisini eleştiren köşe yazarlarının işine son vermesi için patronlara çağrı yapan bir başbakan ile demokrasi hedefine ulaşabilir mi?
Türkiye, kendisine taleplerini iletmek isteyen bir çiftçiye ‘Ananı da al git’ diyerek fırça atan bir başbakan ile demokrasi hedefine ulaşabilir mi?
Türkiye hakları için eylem yaparak demokratik haklarını kullanan TEKEL işçilerine polis müdahalesi tehdidinde bulunan, onları 4-c’ye mahkum eden bir başbakan demokrasi yolunda hedeflediği yere ulaşabilir mi?
Türkiye, iki dönemdir yüzde 10 seçim barajının kaymağını yiyerek tek başına iktidar koltuğunda oturan ve bu süre içinde de seçim barajını düşürmek bir yana, Türkiye milletvekilliliği gibi kurnazlıklarla konumunu korumaya çalışan bir demokrasi yakalanabilir mi?
Türkiye’de protesto gösterisi yapan Kürt emekçilerine karşı, ‘Kadın da olsa, çocuk da olsa gereği yapılacak’ diyen başbakanla demokrasi kurulabilir mi?
Türkiye, Ankara’da otobüslere parasız binme eylemi yapanlara karşı, “Komünist kafa, hâlâ kurtulamadılar bu komünist kafadan!” diyerek çıkışan, böylesi bir kafaya ve üsluba sahip bir başbakanla demokrasi standart’ı yükseltilebilir mi  ?
Kısacası, halka baskı, zulüm kusan ve faşist diktatörlüğü TMY, PVSY vb. gibi faşist yasalarla daha da pekiştiren bir AKP hükümetinde demokratik bir anayasa yapmayı beklemek kadar gerçek dışı bir şey olamaz. Sicili halk düşmanlığında bozuk olan, emperyalizm ve uşaklarının bir dediğini iki yapmaya bir AKP hükümetinde, işçiler, emekçiler ve Kürt halkı için, demokrasi ve özgürlükler değil faşist, baskı ve yasaklar reva görülür.  
 Şimdi yeniden sormak gerekirse, Türkiye böyle bir başbakanın ve AKP’nin önümüze koyduğu bir anayasa ile Türkiye demokrasi kurabilir mi ? Elbette hayır. Bırakalım demokratik halkçı bir anayasayı demokratik haklarının genişletildiği bir anayasayı da halk düşmanı hükümet ve parlamento yapamaz.
İşçi, emekçi yığınlar ve Kürt halkının demokratik ve özgürlük istemlerini karşılayacak demokratik halkçı bir anayasa burjuva düzen korunarak ve bu düzen sınırları için yapılası mümkün değildir. Yeni demokratik ve halkın gereksinimlerini karşılayacak bir anayasayı devrimci ve komünistlerin önderliğinde birleşmiş ve  ayağa kalmış olan işçi ve emekçilerin devrimci iktidarı yapacaktır.  Ancak buraya kadar işçi ve emekçi yığınların demokratik hak ve özgürlüklerinin genişletişmiş ve anayasal bir zemine taşınması için mücadele ederek, anayasada kendi istemlerinin yer laması için toplumsal muhalefeti geliştirerek baskı uygulamaya çalışırlar. Politik duyarlılığını geliştiği ortamda yığınlara gerçekler taşınır.
Dahası AKP’nin anayasa değişiklik paketinde: Anayasanın değiştirilemez, değiştirilmesi dahi teklif edilemez ilk dört maddesi olduğu gibi korunuyor. Yurttaşlık tanımı Türk olmaya göre tanımlanmaya devam ediliyor, Düşünce, ifade, basın, din ve vicdan, örgütlenme vb. özgürlükler kayıtsız ve koşulsuz olarak anayasada güvence altına alınmıyor.
Laiklik, devletin din işlerinden tamamen elini çekmesi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kapatılması, zorunlu din dersinin kaldırılması; devletin, bütün dinler ve mezhepler ile dine inanmayanlara eşit mesafede durması biçiminde yeniden düzenlenmiyor.
Parasız eğitim, parasız sağlık, işsizlik ödeneği, konut hakkı, ücretsiz bir aylık yıllık tatil, haftada 35 saat işgünü, iki gün hafta sonu tatili, TİS ve grev, emeklilik hakkı vb. haklarla donatılmış sosyal devlet biçimi anayasada yer almıyor.
(780 okuma)  (Devamı... )

ANAYASA ZEMİNİNDE EGEMENLİK SAVAŞI VE AKP’İN SAHTE DEMOKRASİ ATRAKSONU
Baş Yazı
AKP hükümeti hem emperyalist küresel sermayenin ihtiyaçlarını gidermek ve hem de AKP’nin konumunu sağlamlaştırmak için Anayasa taslağı hazırlayarak meclise sundu. AKP her tarafı dökülen ve artık egemen sınıflarında ihtiyaçlarını yanıtlamada sorun yaratan 12 eylül faşist Anayasasında bazı maddelerin değişimiyle yola devam etmek ve egemenlik savaşımında işçi ve emekçi yığınlar aldatılarak yedeklenmek hedefleniyor. Aslında 12 eylül faşist anayasasının özüne dokunmayan göstermelik bazı maddelerin düzenlemesini hedefleyen bir anayasa değişiminde demokratikleşme ve özgürlüklerin gelişimini beklemek saflık olacaktır. Çünkü demagoji ve göstermelik süslemeler bir yana bırakıldığında, işçi, emekçi ve Kürt halkının istemlerine yanıt verne her hani yeni bir gelişme olmadığı gibi pratikte aşılmış olarak faşist ırkçı  asalar korunarak aslında demokratikleşme adına faşizmin inceltilmiş haliyle pekiştirmesi hedefleniyor.
 Örneğin AKP’nin  “en ileri demokratikleşme” diye emekçilere yutturmaya çalıştığı anayasa değişikliği taslağı da Anayasanın ilk 3 maddesi olduğu gibi korunuyor, Anayasanın vatandaşlığı tarif eden 66. Maddesinde, " Vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür" tanımında değişiklik yapılmıyor. Yine Türkçe dışındaki dillerin eğitim dili yapılmasını yasaklayan 42. Maddeye dokunulmuyor. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini zorunlu ders olmaktan çıkarılmıyor,  işçi ve emekçilere örgütlenme ve eylem özgürlüğü tanınmıyor, milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması sağlamıyor,. seçim barajı düşürülüyor, TMK'nın kaldırılmıyor, MGK'nin lağvedilmiyor b vb. Yalnızca bunlar ile AKP’nin12 eylül faşist anayasasının özüne dokunmadığını, göstermelik ve aşılmış bazı düzenlemelerle, yığınların gözüne kül serpmeye  çalışıyor.  
Devlet yönetiminde kimin daha fazla söz sahibi olmasını ve devletin küresel sermayenin ihtiyaçlarını doğrultusunda yeniden düzenleyen Anayasa değişim paketi, işçi,emekçilerin ve Kürtlerin çözüm bekleyen demokrasi ve özgürlü istemlerine yanıt verme yerine,  uluslararası emperyalist sermaye ve işbirlikçileri arasındaki süren bir mücadele ve bunun gereksinimi olarak görülmesi gerekiyor. AKP ve hükümetini “demokrasi mücadelesi”nin gücü, dahası bu mücadelenin başındaki güç olarak gösterenler, onun “Askeri darbe planları ve bunun için kendisine dokunana örgütlenmelere karşı yürüttüğü kavga”yı dayanak alıyorlar. “Seçimle gelenin meşru olduğu ve millet iradesini temsil ettiği” propagandası buna eşlik ediyor. “Sivil siyaset üzerindeki askeri vesayet”e karşı durma da, bunlara göre “demokrat ve ilerici olma”nın başlıca kıstasını oluşturuyor. Unutmayalım ki Hitlere seçimle işbaşına gelmiş ve ardından neler yapmıştı.
AKP ve yandaşları ergenekon ölümünü öne sürerek AKP sıtmasını kabul etmeyi dayatıyor  Bu cenahta “birleşen”ler(!), birbiri ardına servise konan darbe planları ve bu amaçlı olduğu belirtilen militarist-gizli örgütlenmeleri “demokratikleşme”nin başlıca engeli gösteriyor. Sistemin yenilenmesi politikalarına pürüz oluşturan “fazlalıkların kırpılması” operasyonlarını sansasyonel kampanyalarla öne çıkararak halka karşı saldırı, baskı, faşist terör, işkence ve caniyane politikaları “sivil” ve öyle olduğu için de “meşru” gördükleri güçlerden bağışık gösteriyor, “dalga-dalga” yürüyen gerici güç hesaplaşmasının “sivil tarafı”nda bir tür darbe tetikçiliği de yapıyorlar.
Peki Erdoğan hükümeti ne tür bir “demokratikleşme” politikasına sahip. Hangi ilişkilerin ve düzenlemelerin ürünü; bu ilişki ve düzenlemelere karşı tutumu nedir? Hükümet politikalarını demokratik ve halktan yana; ona karşı muhalefet ve mücadeleyi ise “darbecilikten yana”-”antidemokratik” göstererek halk kitlelerinin siyasal-sosyal demokratik taleplerinin bu gerici güç çatışmasında, hükümetten yana yedeklenmesi için burjuva entrikacılığının tüm maharetini sergilemekte birbirleriyle yarışan liberal yazar ve politikacıların fersah fersah kaçtıkları, bu soruların yanıtlarıdır.
Bu bakımdan, AKP ve hükümetinin “nerede durduğu”nu ‘özetin özeti’ olarak ve bir kez daha belirtmek gerekiyor: AKP ve hükümeti 12 Eylül ürünü siyasal-askeri-sosyal düzeni sürdürüyor mu; evet. Cuntanın silah gücüyle gerçekleştirdiği düzenlemeleri basamak edinerek halk kitlelerine karşı işbirlikçi tekelci sermayenin savunulmasını esas alıyor. Kenan Evren’in “son nefesinden önce” sokaklara düşerek minnettarlığını dile getirdiği Doğramacı’nın militarist YÖK düzenine cansiperane sahip çıkıyor. RTÜK gibi merkezi sansür kurumlarını ayakta tutuyor mu, evet; Cunta koşullarında uygulanma olanağı bulan 24 Ocak kararları bu hükümet ve ardındaki uluslararası ve bağlı büyük sermaye tarafından genişletilerek uyguluyor. Özelleştirme, taşeronlaştırma uygulamaları AKP tarafından genişletilerek sürdürülüyor !
AKP hükümeti ve ardındaki güçler, halk kitlelerine, özellikle de Kürt özgürlük direnişine ve emekçilerin öncü ve devrimc kesimlerine karşı caniyane politikalar izleyen ve binlerce “faili meçhul” cinayete imza atan kontrgerilla, JİTEM, özel kuvvetler, korucular gibi militarist sistem kurumlarının saldırı, sabotaj ve katliamlarının soruşturularak açığa çıkarılması ve suç çetelerinin tüm sorumlularının halka hesap vermesi talebini geçiştirip, bu yöndeki mücadelenin üzerine polis ve askeri kuvvetleri sürmeye devam ediyor!
Başbakan, AKP  hükümeti ve liberal destekçilerinin “darbe karşıtlıkları”nın en önemli güvencesi ve dayanağını ABD oluşturuyor mu; evet! Başbakan ve hükümetinin sözcüleri, hemen tüm sermaye yazarlarının “ABD bugünkü koşullarda darbe istemiyor ve Başbuğ Paşa’nın kurmayı da aynı görüşte” şeklinde tarif ettikleri konjonktürel durumdan güç alarak konuşuyorlar. ABD’nin uluslararası ve bölgesel politikalarıyla uyumlu olmanın sağladığı güç ve avantajı kullanıyor. “Asker vesayetine karşı cengaver atakları”nın; ABD’nin dolaysız dahliyle; onun ordu üzerindeki ve içindeki varlığıyla ve enformasyon silahı olarak kullandığı “sivil” araçlarıyla (basın vs.) beslendiğini görmeyenler ve bu durumun da geçici ve şarta bağlı olduğunu; sivil ya da askeri darbeleri gerekli ya da gereksiz kılanın devrimci kitle hareketnin duurmu ve güç ilişkileri olduğunu unutanlar, aptallık ölçüsünde gerçeklere göz kapamış olacaklardır.
(708 okuma)  (Devamı... )

DÜNDEN BUGÜNE 1 MAYISIN TARİHÇESİ
Haberler
Şimdi işçiler 8 çalışıyor. Hafta tatilleri ve yıllık izinleri var. Günümüzde belli başlı bütün ülkelerde 8 saatlik işgünü uygulanıyor... Buraya nasıl gelindi? Yarına, insanlığın geleceğine neler bırakılmalı?
Emperyalist sistemin derinleşen krizi yeniden işgününün kısaltılması için mücadeleyi için plana çıkarıyor. Uluslararası sermaye teknik gelişmenin ulaştığı boyut ve yaşanmakta olan krizi işçi sınıfına fatura etmek için, bütün sosyal hakları ve ücretleri budayarak, iş haftasını 4 güne indirmeyi dayatmaya çalışıyor. İşçi sınıfı ise tam ücret karşılığı iş haftasının 35 saate indirilmesini ve daha da aşağı çekilmesini talep ediyor. İşsizliğin çözümünü burada arıyor.
Yüz yıl önce, 1880'lerde, Avrupa'da günlük çalışma süresi 12 saat civarındaydı. ABD ve İngiltere'de 10 saat, Almanya, Fransa, İtalya ve Hollanda'da 12 saat, İspanya ve Belçika'da örneğin dokuma dalında 13-14 saat idi. Rusya'da 15 saate yükseliyordu. Bu ortalama süreler ülkeler içinde işkollarına göre de değişiyordu...
Çalışma saatlerinin uzunluğu işçilerin uğradığı yoğun sömürüyü, berbat çalışma ve yaşam koşullarını gösterir. 1875- 1908'ler arasında işgününün kısaltılması için işçi sınıfı sert mücadelelere girişti. Kapitalistler zorbalıkla ve kan dökerek mücadeleyi bastırmak istediler; ama mücadelenin başarısını önleyemediler.
1800’ler, ABD’de bir uçtan zenginliğin, diğer uçta sefaletin hızlandığı yıllardı. İşçi sınıfı bu vahşi sömürüye karşı büyük kitleler halinde grev silahına sarıldı.1875’de, 8 hafta boyunca 15 bin tekstil işçisinin grevi Amerika'ya yayıldı. Aynı yıl Pannsylvania maden işçilerinin 7 ay süren grevi gerçekleşti. Git gide 8 saatlik iş günü talebi için mücadele öne çıkıyordu.
1886'da 350 bin işçinin katıldığı Mayıs grevleri gerçekleşti. On binlerce grevci işçinin Şikago sokaklarını dolduran barışçı 1 Mayıs gösterileri kanla bastırıldı. Sermaye ve onun koruyucu bekçisi kapitalist devlet yine silaha ilk başvurandı. 3 Mayıs’da Mc.Cormisck fabrikasında grev kırıcıları protesto edilmesi sırasında polis işçilere ateş açtı. Ölen ve yaralananlar oldu. Ertesi gün sendikaların polisin saldırganlığını protesto etmek için High-market alanında bir gösteri düzenledi. Miting alanında önce bombalar patladı, sonra polis işçilerin üzerine ateş açtı. 4 işçi öldü ve pek çoğu yaralandı. Olaylara neden olduğu gerekçesiyle sekiz yazar ve sendikacı tutuklandı. Albert Person,  August Speins, Adolf Fischer, George Engels ölüm cezasına çaptırıldı ve işçilere gözdağı vermek için 11 Kasımda idam edildiler.
Amerikan İşçi Federasyonu 1888’de 1 Mayıs şehitlerinin anısını yaşatmak ve 8 saatlik iş günü kabul edilinceye değin her yılın 1 Mayıs’ında greve yapılması kararı aldı. Belçika, Almanya, İngiltere ve Fransa’daki işçi sendikaları da karar katılacaklarını ilan ettiler.
1 Mayıs şehitlerinin anısına ve Amerikan işçileriyle dayanışmak için 1886’da tüm Avrupa da yayılan grev ve gösteriler düzenlendi, grev dalgası kapitalist gelişmenin ilerlemekte olduğu bütün belli başlı ülkelerde daha sonraki yıllarda da devam etti, işçi sınıfı parlak bir uluslararası dayanışma örneği yarattı, 2.Entenasyonal'in kararıyla 1 Mayıs işçi sınıfının Uluslararası Birlik, Dayanışma ve Mücadele Günü, emek bayramı olarak tarihe geçti. 1890’de itibaren 1 Mayıs bütün ülkelerde proletarya tarafından yasal yada yasadışı yolla kutlana geldi.
Her ülkede 1 Mayıs geleneği işçi sınıfının mücadelesinin gelişimine paralel şekilleniyordu.
TÜRKİYEDE 1 MAYISIN TARİHİ
Türkiye’de Osmanlı döneminde 1 Mayıs ilk kez 1909'da Üsküp, 1911 Selanik'te kutlandı. 1912'den itibaren İstanbul'da ve diğer bazı yerleşim merkezlerinde gösteriler düzenlendi, 1911 yılında Selanik'te yapılan 1 Mayıs gösterilerine Rum, Bulgar, Yahudi ve Türk işçiler katıldı, işçiler 1 Mayısı, Enternasyonal marşını söyleyerek sokaklarda dolaşıp gösteri yaparak kutladılar.

1920’de padişah hükümetinin koyduğu yasaklara karşın, İstanbul'da büyük çaplı 1 Mayıs gösterileri düzenlendi. 1921’de işgal altında işçileri 1 Mayısı anti-emperyalist gösteriye dönüştürdüler..Ellerinde "Bağımsız Türkiye" pankartının yanı sıra işçiler , kızıl ve ayyıldızlı bayraklar taşıdılar.

1922’dedeki 1 Mayıs gösterileri Türkiye İşçi ve Çiftçi Partisi, Türkiye İşçi Derneği; Beynelmilel İşçiler İttihadi, Türkiye Sosyalist Fırkası; Ermeni Sosyal Demokrat Fırkası’ndan oluşan bir komisyon tarafından düzenlendi.Komitenin çağrısı üzerine Şirkett-i Hayriyye, Haliç Şirketi, Tramvay ve Tünel kumpanyaları Seyrü Safabi İdaresi işçileri uluslararası işçi marşları eşliğinde Pangaltı’ndan Kağıthaneye kadar yürüdüler.

1923 yılında 1 Mayısa katılım daha büyük olur. İşçiler bayraklarla Sultanahmet’e kadar yürürler.Aynı yıl İzmir iktisat Kongresinde 1 Mayıs İşçi Bayramı olarak kabul edilir. Fakat bunun üzerinden henüz 1 yıl geçmemişken Temmuz, Kasım aylarındaki işçi grevlerinin yayılmasından korkan Kemalist hükümet 1924’te 1 Mayıs gösterilerini yasaklar. Ve ardından Kürt ulusal ayaklanmalarını bahane eden Kemalist diktatörlük 1925’de ilan etmiş oluğu Takrir-i Sükun Kanunu'yla yani sıkıyönetimle her çeşit muhalefeti bastırmaya yönelir. 1928'de işçi sendikaları da kapatılarak her türlü muhalefet ezilir ve örgütlenmeleri dağıtılır..
(861 okuma)  (Devamı... )

İŞTE AKP’NİN TEKEL DİRENİŞİ DÜŞMANLIĞI 1 NİSAN EYLEMİNE POLİS BARİKATI
Haberler
Aylardan bu yana özlük hakları için mücadelede eden Tekel işçileri 1 günlük eylem için 1 Nisanda Ankara’ya geldiler. Ne ki, Tekel direnişinden öcü gibi korkan AKP hükümeti, işçilerin  ve devrimci, demokrat ,ilerici güçlerin eylemini önlemek için otobüslerin Ankara’ya girmesini engelleyerek, her yerde polis barikatı kurdurarak, işçilerin eylemini önlemeye ve emekçilerin alanlarda seslerini yükseltmelerini darbelemeye çalıştı. Önce Ankara Valiliği Tekel işçilerinin 1 Nisanda Ankara da Türk-İş önünde buluşarak 4-C dayatmasına ve haklarının gaspına karşı seslerini yükseltmek ve hükümete seslerini duyurmak eylemini yasadığı ilan etti ve ardından AKP hükümeti, Ankara’yı polis ablukasına çevirdi. Başbakan Erdoğan, tekel direnişine düşmanlığını, bunların işi Ankara da nedir, bunlar işçi değil olay çıkartmayı amaçlayan belli bir kesimdir” diyerek, işçilerin emekçilerle buluşmasında ne kadar korktuğunu dillendiriyordu.
 Sabah saatlerinden itibaren Türk-İş Genel Merkezi’ni ablukaya alan Ankara polisi, Tuna Caddesi’nde toplanan işçiler ile siyasi parti, demokratik kitle örgütleri ve devrimci-demokrat çevrelerin yürüyüşünü engelledi ve işçileri ve destekçilerinin bir araya gelmesini önledi.  Sakarya caddesine zorlayarak çıkan işçilere polis gazla saldırdı. Yine Kızılay’a çıkmaya çalışan işçilere, emekçilere ve devrimcilere polis saldırmaktan ve onlarcasını yaralamaktan geri durmadı. “Ölmek var dönmek yok” diyen işçiler, Türk-İş Genel Merkezi önüne kurulan barikatın kaldırılmasını istiyor. Polis, KESK üyelerine gaz bombasıyla saldırdı..
Değişik alanlarda gelip oturma eylemi yapan işçiler, her fırsatta polis barikatını aşmak için  hamle yaptılar. Ama güçlerin parçalanmış olması ve hamlelerin polis barikatlarını aşmasını sağlayamadılar. Ankara Valiliği ve Emniyet Müdürlüğü’nün tutumunu protesto eden TEKEL işçileri sık sık “Ölmek var, dönmek yok”, “Biz haklıyız, biz kazanacağız”, “Her yer TEKEL her yer direniş”, “Ücretli köle olmayacağız” sloganları atıyor.
İşçilerin bekleyişi sürerken, Tuna Caddesi’ne gelen çeşitli partilerden milletvekilleri Türk-İş yönetimi ile görüşmek için konfederasyon binasına geçti. Türk-İş Genel Başkanı Mustafa Kumlu’nun İçişleri Bakanı Beşir Atalay görüştüğü ama sonuç hiçti.
KESK’e bağlı sendikalar da işçilerin direnişine destek verdiler. Tuna Caddesi’ne gelen KESK Genel Başkanı Sami Evren, barikat önünde bekleyen işçileri selamlayan bir konuşma yaptı. TEKEL işçilerinin taleplerinde haklı olduğunu ifade eden Evren, engellemelerin mücadelelerini engelleyemeyeceğini dile getirdi.
Karşılaştıkları duruma iliştin tepkilerini dile getiren TEKEL işçileri demokratik haklarını kullanmalarının engellenmesine tepki gösterdi. “100 metre ilerideki sendika binamıza neden gidemiyoruz?” diye soran işçiler, Abdi İpekçi Parkı’na geçmediler.
(742 okuma)  (Devamı... )

Tasfiyeciliğe Karşı Nisan Konferansının Devrimci Geleneklerini Yaşatıyoruz
Haberler
TKP/ML Hareketi I. Genel Konferansı 1979 yılı Nisan ayının 22-27 tarihlerinde, sıkıyönetim destekli faşist diktatörlüğün saldırılarının yoğunlaşarak yaygınlaştığı ağır ayasal koşullarda toplandı ve başarıyla sona erdi.
I. Genel Konferansımız, örgütümüzün ve çeşitli milliyetlerden Türkiye proletaryasının siyasal yaşamında önemli bir atılımın ifadesiydi. Marksizm-Leninizm^’in ışığında almış olduğu kararlar, atmış olduğu adımlar bu olgunun açık somutlaşmasıydı. I. Genel Konferansımız, örgütümüzün 7 yıllık tarihinde toplamış olduğu ilk konferanstır.
Genel Konferansımız, 1972 de, örgütümüzün doğuşuyla birlikte ortaya konulan, Konferansımızın toplanmasına kadar geçen süreç dilimin de derinleştirilerek geliştirilen Marksist-Leninist platformumuzu onayladı. Merkez Komitesini, Marksizm-Leninizm’in ve platformumuzun yol göstericiliğinde, her renkten anti-Marksist-Leninist teori ve pratiğe karşı ilkeli, uzlaşmaz ve kesintisiz bir ideolojik, politik savaşımını vermekle görevlendirdi.
Genel Konferansımız, 1977'de oluşturulan, gelişen kavrayışa bağlı olarak daha da derinleştirilen, Leninist örgütlenmenin ilke ve kural tanımını içeren, örgütümüzün sınırlarını belirleyen, örgütsel işlerliği somutlaştıran Tüzüğümüzü onayladı.
Platformumuzun ve Tüzüğümüzün, örgütümüzün en üst yönetim merkezi olan Genel Konferansımızda onaylanma-a (çeşitli milliyetlerden Türkiye proletaryası ve onun siyasal öncüsü olan örgütümüzün tarihsel değerdeki ileri kazanımlarıydı. Bu kazanımların korunması, derinleştirilerek geliştirilmesi, devrim ve komünizm kavgasının sönmeyen meşalesi haline getirilmesi her zamankinden daha önemlidir. Özellikle yenilgi dönemlerinin genel bir hastalığı olan ve örgütümüzde de hortlayarak, bir hizip olarak örgütlenen tasfiyeciliğin teorik, politik, örgüt sel-pratik tasfiyeciliği, oportünizmi, örgütümüzün de tasfiyecilikten önemli oranda etkilenmesi yukarıdaki saptamamızın  doğruluğunu vurgulayan olgulardır.
Genel Konferansımız, partileşme süreci ve bu süreçte komünist hareketin görevlerini Marksist-Leninist temelde 9ozdii. Proletarya partisini yeniden kurma görevinin tüm çalışmalarımızın merkezinde durduğunu özellikle vurguladı. Merkez Komitesi'ni proletarya partisini yeniden kurma görevinin öznel koşullarını oluşturmakla görevlendirdi. Bu görevin yerine getirilişi sürecinde, her renkten anti-parti teori ve pratiğe kar§i ideolojik savaşının belirleyici işlevine özel dikkat çekti.
Genel Konferansımız, Mao Zedung'un Marksizm-Leninizm’in bir ustası olmadığını, 1970'ten sonra bir karşı-devrimci olduğunu belirledi. Yanı sıra, MK'ni, ÇKP'nin ve Mao Zedung'un ne olup olmadığı sorusunun açığa (Çıkarılması için, bir kampanya açmakla ve sonuçlandırmakla görevlendirdi. Bu karar tarihsel öneme sahipti. Çünkü bu karar, ( ÇKP ve Mao Zedung revizyonizmine karşı bir savaş çağrısıydı; partileşme surecin de ileri doğru atılmış bir adımdı; AEP önderliğinde Çin modern revizyonizmine karşı kararlılıkla başlatılan ilkeli savaşında örgütümüzün safini doğru seçmesinin göstergesiydi.
Nitekim, Merkez Komitesi, Konferansın verdiği direktif doğrultusunda bir kampanya açtı ve kampanyanın birinci bölümünü başarıyla sonuçlandırdı ve bu sonuçları da kamuoyuna sundu. Bu kampanyayla birlikte, ÇKP'nin ve Mao Zedung'un hiç bir zaman Marksist-Leninist olmadığı kavrandı ve mahkum edildi. Bu kampanya, örgütümüzün politik ve örgütsel özellikle de teorik alanda olgunlaşmasında ileri bir adım attı; modern revizyonizme karşı savaşımımızı derinleştirdi ve genişletti. Böylelikle parti yolunda ileri bir adim daha atılmış oldu. Bugün, gecikmiş bir görev olarak önümüzde duran, teorik temelleri ortaya konularak mahkum edilen "Mao Zedung Düşüncesi"nin platformumuz üzerindeki etkilerini açığa çıkararak, attığımız bu ileri adımı tamamlamaktır. Örgütümüz, bu görevi yerine getirmenin bilinciyle ilkeli yolda yürümektedir.
Genel Konferansımız, proletaryanın sınıflar savaşımındaki tarihsel rolü üzerinde durarak, çalışmaların işçi sınıfı, en başta da sanayi proletaryası içinde yoğunlaştırılması gerektiğini kararlaştırdı ve Merkez Komitesi'ne faaliyetleri bu doğrultuda biçimlendirme ve geliştirme direktifi verdi. Bu karar büyük bir öneme sahipti. Nitekim, örgütümüzün proletarya içinde çalışmaya yönelimi özellikle Nisan Konferansı sonrası daha da yoğunlaşmış, gelişmiştir.
Genel Konferansımız, kavrayış düzeyine uygun olarak, örgütümüzün, hata ve ye tersizliklerini irdeleyerek, çözümledi. Hata ve yetersizliklerimizi nedenlerini ve gideriliş yollarını somutlaştırdı.
Genel Konferansımız, sınıf savaşımın da  yer alan çeşitli sınıf ve tabakalara ilişkin özgül politikalar oluşturmanın özel önemini vurguladı. Özgül politikalar oluşturma ve geliştirmenin komünist kitle çalışmasını ilerletmek bakımından taşıdığı rolden hareketle Merkez Komitesi'ni, bu alandaki hata ve yetersizliklerimizi gidermekle görevlendirdi.
Genel Konferansımız, örgütümüz tarihinde ilk kez demokratik bir tarzda önderlik organını seçti ve Merkez Komitesi'ni Genel Konferansımızın aldığı kararlar, verdiği direktifler ışığında yönetmekle görevlendirdi.
Genel Konferansımız, başta AEP olmak üzere uluslararası komünist hareketle sosyalist Anavatan Arnavutluk'la proleter enternasyonalist birlik ve dayanışma içinde olduğunu vurguladı. Örgütümüzün uluslararası komünist hareketin bir parçası olduğunu, uluslararası komünist hareketle yakın ve kopmaz bağlar kurmanın özel önemi üzerinde durarak, bu görevi yerine getirmek için Merkez Komite sini görevlendirdi. Yanı sıra, Genel Konferansımız, dünya proletaryası ve ezilen halkların ulusal ve toplumsal kurtuluş savaşımlarının yanında olduğunu bir kez daha ilan etti.
(886 okuma)  (Devamı... )
Alanlardan


Halkın Birliği
BELLEK
Sitemize Hit
 
PHP-Nuke
Sayfa Üretimi: 0.13 Saniye